Bizimle iletişime geçin

Edebiyat

Nasrettin Hoca Kimdir? En Sevilen 20 Nasrettin Hoca Fıkrası

Nasrettin Hoca

Anadolu insanın mizahi, hazır cevap yönünü temsil eder. Nasrettin Hoca, Kültür ve Sanat tarihimizin en bilindik ismidir dersek abartmış olmayız. Farklı kaynaklara göre yaşadığı bile muamma olan Hoca Nasrettin, 1208 yılında Akşehir – Hortu köyünde doğmuştur. Yaşadığı dönem Anadolu Selçuklu Devletinin Anadolu’ya hakim olduğu, ancak bir takım karışıklıkların yoğun olduğu dönemdir. Akşehir Nasreddin Hoca’nın hayatı konusunda uluslararası çalışmalar mevcuttur.

Nasrettin Hoca’nın Hayatı

Hortu Köyü’nde Nasreddin Hoca 1208  yılında doğmuştur. Temel eğitimden sonra Sivrihisar’da medrese eğitimi almıştır. Babasının ölünce  köyüne dönmüş ve imamlık yapmaya başlamıştır.  Daha sonra Akşehir’e göç eden Hoca Nasrettin, burada derviş olmuştur.  Bu dönemde Yesevilik, Rufailik ve Mevlevilik üzerine faaliyetlere katılmıştır.  Kısa sürelerle Akşehir’de değişik mülki görevlerde bulunmuştur. Nasrettin Hoca 1284 yılında Akşehir’de  vefat etmiş ve türbeye gömülmüştür.

1951'de Leipzig'de sahnelenen Nasreddin Hoca kukla oyunundan bir sahne

1951’de Leipzig’de sahnelenen Nasreddin Hoca kukla oyunundan bir sahne.

Nasreddin Hoca ile ilgili en eski kaynak, Ebül Hayr-i Rumi’nin, Cem Sultan’ın emriyle yazdığı Saltukname’dir. Bu eserde, Nasreddin Hoca ‘nın çok tanınmış bir kişi olduğu ve latifelerinin kitap haline getirildiği anlatılmaktadır. Daha sonra, Mehmet Gazfili (Deli Birader), Güvahi, Lamii Çelebi ve Taşlıcalı Yahya Bey, Nasreddin Hoca’ dan söz etmişler, bazı fıkralarını yazıya geçirmişlerdir. 16. Yüzyıldan itibaren de Nasreddin Hoca fıkraları yazma kitaplar haline getirilmiştir. Basılı ilk Nasreddin Hoca fıkraları kitabı, 1837 yılında, İstanbul’da, Letaif adıyla yayınlanmıştır. Bugün Türkiye’de ve dünyanın çeşitli kütüphanelerinde toplam 68 tane Nasreddin Hoca yazması bulunmaktadır.

Nasrettin Hoca Fıkraları

Anadolu halkı, tıpkı diğer ozanlar ve efsanevi kişiler gibi Nasreddin Hoca’yı da sahiplenmiştir. Nasrettin Hoca ismi sadece Anadolu coğrafyası değil Türki Cumhuriyetleri ve Balkanlar’da da bilinmektedir. Onun hakkında anlatılan efsaneler, hikayeler gerçekmiş gibi kuşaktan kuşağa yayılmıştır. Kazakistan ve İran’da da Nasrettin Hoca fıkraları çok yaygındır.  Nasrettin Hoca’nın efsanevi kişiliği, halkbilimcilerin ilgisini çekmiş ve bir çok dilde araştırmalar yayınlanmıştır.

Nasrettin Hoca fıkraları halk dilinde, yalın ve mizahi özelliği naif olan türdendir. Yer yer Bektaşi fıkralarını andıracak denli, insan bazlıdır. Kimi zaman eşyalarla, kimi zaman da hayvanlarla ilgili bir fıkrada Nasrettin Hoca adını duyarız. Elbette ki her anlatılan fıkranın ona ait olduğu düşünülemez. Toplum tarafından bu kadar çok benimsenen bir şahsiyet olarak ona yakıştırılan ancak onun olmayan çok sayıda fıkra vardır.

En Sevilen 20 Nasrettin Hoca Fıkrası

  1. Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?
    Nasreddin Hoca’nın eşeği çalınmıştı. Evine gelenler : ” Ahırın kapısını niye kilitlemedin? Duvarını neden yüksek yapmadın? Ölü gibi derin uykuya dalınır mı hiç? “, gibi sözler söylemişler. Nasreddin Hoca bunun üzerine: ” Güzel komşular, benim de belki bu işte ihmalim olabilir. Ama Allah için söyleyin. Hırsızın hiç mi suçu yok? ,” demiştir.
  2. Tuhaf Bir Hesap
    Nasreddin Hoca’nın mahalle manavına borcu varmış. Manav, Hoca’ dan borcunu ödemesini isteyince Hoca: “Çıkar defterini “, demiş . Manav defteri çıkarmış ve Hoca ‘nın 31, mahalle imamının da 26 akçe borcu olduğu görülmüş . Hoca bu kez manava: “Bizim imamla aramızda teklif yoktur. 26 akçeyi aramızda sayışırız. 31 ‘den 26’yı çıkarınca geriye ne kalır? 5 akçe. Şimdi o beş akçeyi de sen bana verdin mi hesap tamam olur” deyince, manav bu hesaba bir türlü akıl erdirememiş ve ağzı açık kalarak Hoca’yı uğurlamış.
  3. Sen Beğendin Ben Doldurdum
    Nasreddin Hoca bir gün eşeğiyle giderken hayvanın eğilip kokladığı tezekleri yem torbasın doldurmuş . Eve gelince de torbayı eşeğin boynuna asmış . Eşek içinde tezek dolu olan torbadan hoşlanmamış ve başını sağa sola çevirip huysuzluk yapmaya başlamış. Bunun üzerine Hoca, eşeğin yanma gelmiş ve: “Niye aksilik ediyorsun, sen beğendin, ben doldurdum”, demiş.
  4. Bir Top da Ben Attım
    Palavracının biri, Nasreddin Hoca’nın bulunduğu bir mecliste. ” Filanca savaşta, düşmanla şöyle vuruştuk, böyle kan döktük”, gibi uydurma hikayeler anlatırmış . Adam bir ara işi azıtarak, o devirde henüz top yokken:
    “Ağızları içine on insan sığacak koca toplar gümbür gümbür ateş etmeğe başladı”, diye yeni bir yalana başlayınca, Hoca, dayanamayıp seslice bir yellenmiş. Palavracı adam: ” Bu da ne? ” diye sorunca, yalan dinlemekten bayılma derecesine gelen Hoca: “Kusura bakma, aşka gelip bir top da ben attım!” demiş.
  5. Pınar Başında Uyumuştum
    Nasreddin Hoca, bir seyahat esnasında yolunun üzerindeki köyün tanıdık imamına misafir olarak uğramış. İmam Hoca ‘ya: “Efendi susuz musun, uykusuz musun?” diye sormuş. Hoca’nın karnı açlıktan zil çalıyormuş. Yemekten söz etmeyen imama şu cevabı vermiş: “Buraya gelirken bir pınar başında biraz uyudum”, demiş.
  6. Bizim İller Bizim İller
    Tanıdıklarından bir Nas reddin Hoca ‘ya misafir gelmiş. Hoca, buna elinden gelen ikramı yapmış. Yedirmiş, içirmiş, geç vakitlere kadar yanında oturmuş . Tam yatacağı sırada arsız misafir, bir türkü tutturmuş: Bizim eller bizim eller/Yatarlarken üzüm yerler. Geç saatte misafire bir de üzüm vermeye pek gönlü olmayan Hoca, aynı makamla şu cevabı vermiş : Bizde öyle adet yoktur! Saklarlar da güzün yerler.
  7. Bizim Şehrin Merhabası
    Timurlenk, bir gün, Akşehir’in ileri gelenlerini yanına çağırarak kendilerine şerbet ikram etmiş . İlkin şerbeti Timur’a getirmişler. O, şerbeti içip bitirince, mecliste bulunanlardan cahil bir dalkavuk. Timur ‘a yaranmak için, korku ve telaşla: “Afiyet olsun” , yerine, “Merhaba!” deyivermiş . Timur’un bu münasebetsizliğe canı sıkıldığını gören Hoca: ” Efendim, bizim şehrin merhabası böyle ağız tadıyladır”, demiş.
  8. Hoca’nın Rüyası
    Nasreddin Hoca, bir gün yolda kavga eden iki kişi görmüş. Yanlarına yaklaşmış. Adamlar Hoca’yı görünce kavgayı kesmişler ve Hoca’ya: “Sizi bize Allah gönderdi. Aramızda bir anlaşmazlık var. Bize hakem ol. Biz bir sürüden yedi koyun çaldık aramızda pay edemiyoruz.”, demişler. Hoca onlara: “Vereceğim hükme itiraz etmezseniz size yardım ederim ” demiş. Onlar kabul edince de : “Bir sana, bir sana, bir bana. Bir sana, bir sana, bir bana. Şimdi bir koyun arttı. Onu da kesip yiyelim”, demiş. Onlar razı olmuşlar. Kalan koyunu kesip kızartıp yemişler ve herkes ikişer koyunla evine gitmiş. Hoca ertesi gün koyunların sahibine rastlamış. Adam çok cimri bir adammış. Hoca ona, yedi koyununun çalındığını söylemiş. Adam saymış, bakmış ki yedi koyun eksik ve Hoca’nın yakasına yapışıp, doğruca kadıya götürüp, şikayet etmiş. Kadı, Hoca’dan, olayı anlatmasını istemiş. Hoca olayı aynen anlatmış ve sonunda: “Koyunun etini yerken birden uyandım”, demiş. Kadı Hoca’ya: “Anlattığın rüya mıydı? ” diye sorunca da o: “Siz bana dün gece gördüğüm ve sürü sahibine anlattığım rüyayı sormuyor musunuz?” demiş. Bu kez sürü sahibi söze karışarak, Hoca’ya: “Sen bana bunun rüya olduğunu söylemedin”, deyince Hoca: “Sonunu anlatmadan beni alıp buraya getirdin” , demiş. Şahit bulunmadığından kadı, ikisini de huzurundan çıkarmış. Hoca da ellerini göğe açmış: “Hey mübarek Allah’ım. İyi ki o anda bana bu rüya hikayesini ilham ettin. Yoksa nasıl kurtulurdum? “demiş.
  9. Eşekliğine Gülüyor
    Nasreddin Hoca’nın bulunduğu bir sohbette adamın biri güzel fıkralar anlatıyormuş. Orada bulunan biri hariç herkes gülüyormuş. Fıkra anlatan, bu adamın gülmediğini görünce herhalde anlamadı diye son fıkrayı ona üç kez anlattı. Dördüncü kez anlatmaya başlayınca adam kahkahalarla uzun uzun gülmeye başlamış. Bu kez fıkra anlatan: ” Canım efendim, fıkranın bu kadar uzun kahkaha atacak kadar değeri yoktur” deyince Hoca dayananmış : ” Efendim, o fıkranın güzelliğine değil, hala anlamadı da eşekliğine gülüyor ” demiş.
  10. Daha Çirkin
    Nasreddin Hoca’ya bir gün çok çirkin bir adam misafir olarak gelmiş. Hoca kapıyı açıp adamı görünce birden evin odasına kaçmış. Biraz sonra tekrar geri gelmiş. Misafir, Hoca’ya neden böyle yaptığını sorunca, Hoca: ” Affedersin birader! Kapıyı açıp birden senin çirkin yüzünü görünce odaya kaçtım. Ama orada bizim kaşık düşmanını gördüm. O senden bir kat daha çirkin. İşte onun için tekrar geri döndüm”. demiş.
  11. Büyük Laf
    Bir sohbet sırasında, Nasreddin Hoca’nın zekasından ve bilgisinden yararlanmak istediğini söyleyen biri: ” Hocam, büyük bir laf etsene”, diyerek onu zor bir durumda bırakmak istemiş. Hoca, hemen cevap vermiş: ” Fil. “
  12. Eşek Atla Gidiyor
    Bir gün, Nasreddin Hoca, eşeğine binmiş gidiyormuş. Yolda, bir atlıya rast gelmiş. Atlı, Hoca’yla alay etmek için: “Hoca, Hoca! Eşek nasıl gidiyor?” diye sormuş. Nasreddin Hoca bu kendini bilmez adama bir ders vermek istemiş . Şöyle demiş : “Eşek mi? Eşek atla gidiyor.”
  13. Ölme Eşeğim Ölme
    Akşehir’de büyük bir kıtlık baş göstermiş. İnsanlar yarı aç, yarı tok yaşamaya, hayvanlar yemsizlikten kırılmaya başlamış. Nasreddin Hoca, elindeki yemi azar azar yedirerek eşeğini yaşatmaya çalışmış. Bir gün, hayvanın gücünün büsbütün tükendiğini, açlıktan ölecek duruma geldiğini görünce, emektarının kulağına eğilmiş. “Ölme eşeğim ölme … Yonca bitsin de bir güzel ye!” demiş.
  14. Hoca’nın Çivisi
    Nasreddin Hoca, evini sattığı adamdan, duvardaki çivinin kendisinin olmasını istemiş . Adam bunda bir sakınca görmeyerek kabul etmiş. Hoca, bir süre sonra, çivisine bir kalbur asmak için eve uğramış. Başka bir zaman, eşeğinin yularını asmak için uğramış. Hoca’nın eve uğrayışları sıklaşınca, bundan rahatsız olan ev sahibi evi geri vererek kurtulabilmiş.
  15. Çarpılırsa Düzelir
    Ağzı, burnu çarpılmış bir adamın tedavisini Nasreddin Hoca’dan istemişler. O da: “Hastanızın iyileşmesini istiyorsanız, onu, dolunayda, gece yarısı bir gavur mezarının yakınına götüreceksiniz. Orada su dökecek”, demiş . Hasta yakınları buna karşı çıkmışlar: “Ne diyorsun Hoca efendi? Çarpılır sonra.” Nasreddin Hoca, bu itiraz üzerine: “İyi ya, zaten çarpılmış. Bir daha çarpılırsa düzelir”, demiş.
  16. Kazan Tamiri
    Nasreddin Hoca, gençliğinde, bakırcının yanında da çalışmıştı. Bir gün, adamın biri, bir kazan getirmiş ve tamir edilmesini istemişti. Kazanı, tamirden sonra alıp gitmiş ama doğru dürüst tamir edilmediğini görünce tekrar geri getirmiş ve Nasreddin’e: “Sözde kazanı tamir ettin. Gene akıtıyor” , demiş. Nasreddin kazanı evirip çevirdikten sonra: “Sen bunun içine ne koyacaktın? ” diye sormuş . Adam: ” Ne koyacağım? Elbette su … ” deyince, Nasreddin, şöyle karşılık vermiş : “Önceden bunu neden söylemedin. Ben senin kazana ceviz koyacağını sandım.”
  17. Semer
    Nasreddin Hoca, bir eşek edinmeyi çok ister, ama parası olmadığından bir türlü alamazmış. Bir gün, semercinin önünden geçerken dayanamamış , bir semer satın almış. Semeri eve getirdiğinde, karısı: “Ayol, semeri ne yapacaksın. Önce eşek lazım” , diyecek olmuş. Nasreddin Hoca, ona: “Belki bir gün eşeğimiz de olur. Şimdilik bununla avunur gideriz”, demiş.
  18. Zengin Sanırlar
    Nasreddin Hoca, çocuklarına: “Öldüğümde bana gösterişli bir mezar yapmayın sakın” , demiş. Nedenini sorduklarında: “Sorgu melekleri beni zengin sanıp sıkıştırmasınlar sonra”, diye karşılık vermiş.
  19. Niyeti Var
    Nasreddin Hoca, yırtık elbiseli çocuğunu severken: “Ah benim ipek şallı, atlas elbiseli evl3.dım!” diye söylenirmiş. Bu sözleri duyanlardan biri: “A Hocam! Çocuğun ayağında don yok. Sen neler söylersin?” deyince, Hoca, şöyle karşılık vermiş: “Öyle ama, söylediklerimi giymeye niyeti var.”
  20. Sakız Çiğnemenin Faydası
    Nasreddin Hoca, sakız çiğnemeyi adet edinmişti. Sakızı ağzından eksik etmediğini gören dostları: “Hoca, niçin daima kadınlar gibi sakız çiğniyorsun? ” diye sormuşlar. Hoca, gülümseyerek: “Dostlar! Ağzımda sakız bulundukça, münasebetsiz söz sarf etmiyorum. İşte, bunun için sakızı ağzımdan çıkarmıyorum”, demiş.

Kaynak Linkler:

https://www.bilgidemeti.com/nasrettin-hoca-kimdir-en-sevilen-20-nasrettin-hoca-fikrasi/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Nasreddin_Hoca

Tamamını Oku
1 Yorum

1 Yorum

  1. Mahmut Baki

    27 Nisan 2022 at 17:17

    Nasrettin Hoca fıkraları güldürür ve düşündürür. Sululuk olmaz. Derindir. Nasrettin Hoca fıkraları dünya kültür mirasında sağlam bir kalıcılığa sahiptir. Kısaca Nasrettin Hoca Türk kültürünün baş tacıdır.

Yorum Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Edebiyat

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kısaca Hayatı ve Eserleri

Edebiyatımıza Yaban, Ankara ve Kiralık Konak gibi unutulmaz eserler kazandıran Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kısaca hayatı ve eserleri

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889’da Kahire’de doğmuştur. İlköğrenimine Manisa’da başladı. 1903 yılında İzmir İdadisi‘ne girdi. Yakup Kadri küçük yaşta babasını kaybetti. Babasının ölümünden sonra annesiyle Mısır’a döndü. Öğrenim hayatına İskenderiye’deki bir Fransız okulunda devam etti. 1908 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’e girdi ama bitiremedi.

Yakup Kadri, 1909 yılında arkadaşı Şehabettin Süleyman vasıtasıyla Fecr-i Âti topluluğuna katılmıştır. Sağlık problemi nedeniyle 1916 yılında İsviçre’ye gitti. Ancak iyileşmesine rağmen bu ülkede üç sene kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’na destek oldu.  1921 Ankara’da bir süre devlet memuru olarak çalıştı.

1923’te Mardin milletvekili olarak politikaya girdi. 1931 yılında da Manisa milletvekili olarak meclise tekrar girdi. Bu dönemde hem gazetecilik yaptı hem de roman yazmaya devam etti. 1932’de Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucu kadrosunda yer aldı. Bu derginin savunduğu bazı görüşler aşırı bulundu. Bu nedenle Kadro dergisi 1934’te yayımına son vermek zorunda kaldı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir süre sonra Tiran elçiliğine atandı. 1935 yılında Prag, 1939’da La Haye, 1942’de Bern, 1949’da Tahran ve 1951’de yine Bern elçilikleri görevlerini yaptı. 27 Mayıs 1960’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Politik hayatındaki son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği olmuştur. 13 Aralık 1974’te Ankara’da vefat etti.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Edebiyat Yaşamı

Edebiyat yaşamı Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerdeki yazılarıyla başlar.  İlk döneminde Fecr-i Âticiler’in ‘sanat şahsî ve muhteremdir’ görüşünü benimsemiştir. “Sanat için sanat” anlayışına uygun yazıları bu döneme rastlar. Nirvana adlı bir oyun, şiirler, makaleler, denemeler, düzyazı ve öyküler yazdı.

Yakup Kadri’nin sanat anlayışı Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında değişti. Ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Eserlerinde genel olarak tarihi olayları işledi.  O dönemin toplumsal hareketliliğine uygun olarak  yazdığı eserlerden Kiralık Konak’ta I. Dünya Savaşı öncesinin olayları yansıtmıştır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu eserinde, Osmanlının çöküş sürecine girdiği, kuşaklar arasındaki farklılaşmayı ve değer yargılarının, yaşam biçimlerinin çatışmasını işlemiştir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu kiralik konak
Hüküm Gecesi adlı eserinde, 1908-1911 yılları arasındaki siyasî olayların eleştirel bir gözle irdeler. Sodom ve Gomore romanın konusu Mütareke döneminde geçer. Bir tarafta Anadolu’da gelişen kurtuluş mücadelesi ve zorluklar, bir taraftan da Batı yanlısı ve yabancı subaylara aşık Türkler işlenir. Yine Kurtuluş Savaşı’nda geçen Yaban ile temasını II. Abdülhamid dönemini anlatan Bir Sürgün adlı romanları yazmıştır. Panorama ise 1923-1952 yıllarını kapsar.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1920’lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955’ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır.

Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır. Nur Baba, Karaosmanoğlu’nun ilk romanıdır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatmaktadır.

Kiralık Konak’ta, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşası işlenmiştir. Kuşaklar arası kopuklukları ve gelenek çatışmalarını ustaca anlatır. Roman kahramanı Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairdir. Ancak daha sonra bilinçlenir ve geleceğin Türkiye’si idealine inanır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Eserleri

Yaban

Yaban Romanı Hakkında

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ismi ilk olarak akla Yaban adlı romanı getirir.

Yaban Romanının Kısa Özeti

Romanın baş kişisi paşa oğlu Ahmet Celal’dir. Yedek subay rütbeli olarak I. Dünya Savaşı’na katılmıştır.  Bu savaşta bir kolunu kaybetmiştir.  Bu durumdan dolayı çok üzüntü duyan Ahmet Celal umutsuzluğa düşmüştür ve çaresizlikler içindedir.

İstanbul’un İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edilmesi üzerine emir eri Mehmet Ali’nin çağrısı ile Anadolu’nun Porsuk Çayı kıyılarındaki bir köye yerleşir. Ahmet Celal bu köyde Emine adlı bir kadına aşık olur. Fakat Ahmet Celal’in sevdiği kadın Mehmet Ali’nin kardeşi olan İsmail’in karısıdır. İlerleyen dönemlerde köyü Yunan kuvvetleri işgal eder. Köylü bu işgali umursamamaktadır.

Yunan kuvvetleri köydeki evleri yakıp yıkarken köy ahalisi bazı şeylerin farkına varır. Ahmet Celal ise işgal altındaki köyden sevdiği kadın olan Emine ile kaçmak istemektedir fakat bir süre sonra bu ikili yaralanmıştır. Ahmet Celal ve Emine geceyi bir mezarlıkta geçirip sabah olunca da yola çıkmak isterler. Ahmet Celal, ağır yaralı ve kımıldayamayacak halde olan Emine’yi orada bırakır. Bilinmeyen bir yöne doğru gider.  Yaşadıklarını  yazdığı defterini bir subayın bulup okuması umuduyla Emine’ye bırakır.

Romanları

  • Kiralık Konak
  • Yaban
  • Nur Baba, Hüküm Gecesi
  • Sodom ve Gomore
  • Ankara, Bir Sürgün
  • Panaroma, 2 cilt
  • Hep O Şarkı.

Hikaye:
Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri.

Anı:
Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kısaca Hayatı ve Eserleri Konusunda Kaynak Linkler:

https://www.bilgidemeti.com/yakup-kadri-karaosmanoglunun-kisaca-hayati-ve-eserleri

https://iletisim.com.tr/kisi/yakup-kadri-karaosmanoglu/4803

Tamamını Oku

Edebiyat

Suat Derviş (1903-1972), Hayatı ve Edebi Kişiliği

Fosforlu Cevriye’nin yazarı Suat Derviş, 1903 yılında İstanbul’un Moda semtinde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Hatice Saadet Baraner’dir.  Köklü ve varlıklı bir ailenin ortanca çocuğudur. Dedesi, Osmanlı Döneminde Avrupa’ya burslu gönderilen altı kişilik ilk öğrenci grubunda yer alan kimyager Müşir Derviş Paşa’dır. 1933’te İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülen Darülfünûn’un kurucularındandır. Babası İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından, jinekoloji profesörü doktor İsmail Derviş Bey’dir. Suat Derviş’in anne tarafından kökleri ise Osmanlı Hanedanı’na uzanmaktadır. Aile üyeleri Osmanlı’nın aristokrat ve ilerici kesimindendir.

Suat Derviş, modernleşme yanlısı Osmanlı aydınları olan anne ve babası sayesinde o dönemin az sayıdaki iyi eğitimli kadınlarından biri olmuştur. Evde mürebbiyelerle yetiştirilmiş, Fransızca ve Almanca öğrenmiştir. Eğitimine Kadıköy Numune Rüştüyesi’nde ve savaş zamanında eğitimin kesintiye uğramaması için açılmış bulunan Bilgi Yurdu’nda devam etmiştir.

Suat Derviş’in Yazma Serüveni

Suat Derviş çocukluğundan itibaren yazmaya ilgi duymuştur. Eserlerinin gazetelerde yayımlanmasını sağlayarak ona yazarlık yolunu açan kişi ise şair Nâzım Hikmet olmuştur. Nâzım Hikmet, Suat Derviş’in 15 yaşındayken yazdığı “Hezeyan” başlıklı mensur şiirini ondan habersiz Alemdar Gazetesi’nin edebiyat ekine gönderir ve şiir gazetede yayımlanır. Böylece çocuk denecek yaşında ilk eseri basılmış olur. İlk şiirinin yayımlandığı 1918’den itibaren Suat Derviş yazılarını, hikâyelerini gazeteye göndermeye devam etmiştir. Alemdar Gazetesi’nin edebiyat ekini yöneten Yusuf Ziya Ortaç, Suat Derviş’i edebiyat dünyasına “Türk edebiyatının göklerine doğan yeni bir yıldız” olarak tanıtmıştır. “Hezeyan” şiirini “Nasıl Çalışırlardı?” başlıklı hikâyesi izlemiştir. Mehmet Rauf ise henüz çocuk yaşta olan Suat Derviş’i “hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi” olarak nitelendirir.

Suat Derviş’in İlk Romanı Kara Kitap

Suat Derviş’in ilk romanı “Kara Kitap” 1921 yılında yayımlanmıştır. “Kara Kitap”, edebiyat dünyasında hayret, şaşkınlık ve beğeniyle karşılanmış, esinini bir Avrupa romanından aldığı düşünülmüştür. Suat Derviş bu eserinde ölüme mahkûm güzel ve hassas bir genç kızın son nefesine kadarki yaşama arzusunu belirten iç seslerini ve duygularını anlatmıştır. Kara Kitap Suat Derviş’in batılı yetişme tarzının ve bu yönde aldığı eğitimin, yaptığı okumaların izlerini taşımaktadır. Bu erken dönem romanında Batı’nın gotik edebiyatının unsurlarını bulmak
mümkündür. Kara Kitap dönemin edebiyat ortamında iki yönden şaşkınlıkla karşılanmıştır; o zamana kadar Türk edebiyatında benzeri görülmemiş bir tarzda yazılmış olmasının yanı sıra çok genç bir kadın yazarın eseridir.

İlk romanı yayımlandığı sırada Suat Derviş Alemdar gazetesinde çalışmaktadır. 1922’de Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak İstanbul’a gelen Refet Bele ile ilk röportajı Alemdar gazetesi için kendisi yapmıştır. Yabancı dil bilen bir gazeteci olarak 1923 yılında Lozan Konferansı’nı izlemiştir. Bu durum ona yurtdışına giden ilk kadın gazeteci unvanını kazandırmıştır. Suat Derviş bir süre sonra Alemdar’dan ayrılıp İkdam Gazetesi’ne geçmiş ve bir kadın sayfası hazırlayarak bu gazetede “özel sayfa” hazırlanması konusunda öncü olmuştur.

İlk romanı Kara Kitap’ı, 1923’te yayımlanan “Hiçbiri” ve “Ne Bir Ses Ne Bir Nefes”, 1924’te yayımlanan “Buhran Gecesi” ve “Fatma’nın Günahı”, 1928’de “Gönül Gibi”, 1931’de Latin harfleri ile yazdığı ilk eseri olan “Emine” adlı romanları izlemiştir. Bu romanlarında İstanbul’un aristokrat yaşamından kesitler sunmuş; kadınların toplumsal sorunlarını ve özgürlük taleplerini irdelemiştir. 1925’te ilk hikayeleri Almanca’ya çevrilmiştir.

Almanya Günleri

1927 yılında gazeteciliği bırakır ve  konservatuar eğitimi için Almanya’ya gönderilir. Berlin’deki Sternisches Konservatuvarı’nda piyano dersleri alır ancak bir süre sonra ailesinden habersiz Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi’ne kayıt yaptırır.

Almanya’da faşizmin yükselmesine tanıklık ettiği bu yıllarda öğrenciliği sırasında gazete ve dergilerde çalışır, yazılar yazar. Yazıları önemli edebiyat ve sanat dergilerinde, siyasi gazetelerde yayımlanır. Böylece Suat Derviş, Halide Edip’ten sonra yurt dışında yazıları çıkan ilk kadın yazarımız olmuştur. Hitler iktidarı ile birlikte, Nazi yanlısı olmayan gazete ve dergilerin yayınlarına son verildiği için gazeteciliğe devam edemez. 1933’te babasının ölümü üzerine fakülteden mezun olamadan Türkiye’ye dönmüştür.

Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da çıkan pek çok gazetede yazılar yayımlamaya başlamıştır. Bir yandan da roman tefrika etmeyi sürdürmüştür. 1934’te “Onu Bekliyorum”, 1935’te “Onları Ben Öldürdüm”, 1936’da “Baba-Oğul” tefrika romanları yayımlanır. 1937’de yayımlanan “Bu Roman Olan Şeylerin Romanı” ile 1938’de yayımlanan “İstanbul’un Bir Gecesi” toplumsal gerçekçi çizgiye geçiş romanları olarak kabul edilir.

1935’te, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan aylık “Resimli Ay” dergisinde çalışmaya başlamış ve bu derginin, içinde dönemin çok önemli yazar ve gazetecilerinin bulunduğu çevresine girmiştir. 1936 yılında “Son Posta” gazetesi için muhabirlik yapmaya başlamıştır. Gazete adına, Boğazlar sorununun görüşüldüğü Uluslararası Montrö Konferansı’nı izlemiştir.

Sovyetler Birliği Gezisi

1936 yılından itibaren Tan gazetesinde çalışmaya başlar. Bu gazetede çalışmak gazetecilik yaşamında önemli rol oynamıştır. Kadın sorunlarına değinmiş ve dış siyaset haberleri yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Avrupa’daki politik gelişmeleri izlemek üzere yazarlarını dış ülkelere gönderen gazete, Suat Derviş’i de Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri izlemekle  görevlendirmiştir. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezi, düşünce dünyasını derinden etkilemiştir.

Sovyetler Birliği dönüşünde yayımladığı röportaj dizisi, “komünist” olarak damgalanmasına neden olmuş ve gazeteden ayrılmak zorunda kalmıştır. Hemen arkasından 1937’de tefrika edilen “Bu Roman Olan Şeylerin Romanı” Derviş’in gazeteciliğinin romancılığını da etkilemeye başladığını ortaya koyar. 1938’de “Bir İstanbul Gecesi” tefrika edilmiştir. “Hiç” adlı romanı 1939 yılında yayımlanmıştır. Ancak politik görüşlerinden dolayı, “Hiç”i yayımlanmasından itibaren yaklaşık otuz yıl boyunca hiçbir yayınevi, Derviş’in romanlarını basmaya yanaşmamıştır.

Yeni Edebiyat Dergisi

Suat Derviş dört evlilik yapmıştır. Seyfi Cenap Berksoy, Selami İzzet Sedes ve Nizamettin Nazif Tepedelenli ile yaptığı ilk üç evliliğine ilişkin pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Derviş 1941 yılında Türkiye Komünist Partisi (TKP) genel sekreteri Reşat Fuat Baraner ile evlenmiştir. Baraner, Mustafa Kemal Atatürk’ün de teyzesinin oğludur. Baraner ile tanışmaları “Yeni Edebiyat” dergisi aracılığıyla olur. Yeni Edebiyat, toplumcu edebiyat anlayışına sahip pek çok yazarı bir araya getiren, dönemin yaygın edebiyat anlayışına karşı eleştirel bir tutum ortaya koyan, 15 günde bir yayımlanan sanat, edebiyat ve fikir dergidir. Suat Derviş, Süs ve Resimli Ay gibi dergilerdeki deneyimleri sayesinde bu derginin yönetim ve karar mekanizmasında aktif bir şekilde yer almıştır. Aynı zamanda dergiye eleştiri yazıları başta olmak üzere, edebiyat yazıları da yazmıştır.

Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat’ın kadrosunda Abidin Dino, Sabahattin Ali, Hasan İzzettin Dinamo, Attilâ İlhan, Orhan Kemal, Mehmet Seyda gibi yazarlar bulunur. Dergi Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Tarus, A. Kadir gibi genç yazarların ilk hikâye ve şiirlerini yayımlayarak tanınmalarına yardımcı olmuştur. Ancak kadrosunda TKP genel sekreterinin de bulunması ‘yarı-ideolojik’ olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.  Yeni Edebiyat, 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 tarihleri arasında 26 sayı yayımlanmış ve 1941’de sıkıyönetim tarafından kapatılmıştır.

1944’te Suat Derviş’in daha sonra “Ankara Mahpusu” adıyla yayımlanacak olan “Zeynep İçin” romanı tefrika edilir. Aynı yıl “Biz Üç Kız Kardeşiz”, “Fosforlu Cevriye” ve “Çılgın Gibi” gazetelerde yayımlanır. Bu döneme kadar eserlerini gerçek adıyla yayımlamışken, bir yandan Nazizme ve faşizme karşı yazılar yazdığı için 1930’ların sonundan itibaren gerçek ismini kullanarak çalışamaz hale gelmiş ve 1940’larda takma ad kullanmaya başlamıştır. Bunda “Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum?” adlı incelemesinin 1944’te yayımlanmasının da etkisi olmuştur.

Tutukluluk ve Hapislik Dönemi

Suat Derviş, 1944 yılında TKP Soruşturmaları ve tutuklamaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner ile birlikte
gizlendikleri evde tutuklanmıştır.  Sorgu sırasında çocuğunu düşürmüştür. Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanmış ve 8 ay tutuklu kalmıştır. Reşat Fuat Baraner ise, yedi yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm olmuş, 1950 affında tahliye edildikten sonra, 3 Kasım 1951’de yeniden tutuklanmış; bu defa, TKP Merkez Komitesi üyesi olarak yargılanıp yedi yıla mahkûm olmuştur.

Suat Derviş hapisten çıktıktan sonra büyük sıkıntılar çekmiştir. Geçimini sağlamak için editörlük, Almanca, İngilizce ve İtalyanca çeviriler yapmıştır. Tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazmıştır.1947’de “Büyük Ateş “, 1950’de “Yaprak Kıpırdamasın” 1962’de “Aksaray’dan Bir Perihan” romanları tefrika edilmiştir. “Sınır” adlı romanı Remzi Kitabevi tarafından satın alınmış ancak basılmamıştır. Ardından “Şoför Mustafa”, “Kendine Tapan Kadın” ve “Yeniden Yaşayabilseydik” romanları tefrika edilmiştir. Sovyetler Birliği’nde Rusça olarak yayımlanan “Aşk Romanları” adlı
bir romanı daha bulunmaktadır.

İsveç Yılları

Suat Derviş, 1951’de tekrar tutuklanan eşinin yargılanmaya başladığı 1953 yılında kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşılık- bir kez daha yurt dışına çıkmış ve ablasının yanına İsveç’e gitmiştir. Avrupa’da çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımlamaya başlamıştır. Kendisini yurtdışında tanıtacak kitaplar kaleme almıştır. “Zeynep İçin” romanını “Ankara Mahpusu” adıyla yeniden yazmış, ablası Hamiyet Hanım ile birlikte Fransızca’ya çevirdiği roman 1957’de “Le Prisonnier d’Ankara” adıyla yayımlanmış ve ardından on sekiz dile çevrilmiştir. Hakkında o kadar
olumlu değerlendirmeler çıkmış ve roman eleştirmenler tarafından öyle beğenilmiştir ki; Ivo Andriç’in Drina Köprüsü ile kıyaslanmış, ondan bile daha iyi bulunmuştur.

Suat Derviş’in, Türkiye’de kitap olarak yayımlatma olanağını bulamadığı “Çılgın Gibi” adlı romanı da “Les Ombres du Yali” (Yalının Gölgesi) adıyla 1958’de yayımlanmıştır. Bu dönemde başta Les Lettres Français dergisinde yayımlanan “Fukara Ölüsü” gibi hikâyeleri, önemli Fransız dergilerinde (Horizon, Les Femmes d’Aujourdhui, Les Femmes Françaises, Eve ve Antoinette, Parisien Libre gibi) yayımlanmıştır. Batı Almanya’da Kölnischer Anzeiger, Morgenpost ve Bild gibi gazetelerde makaleleri, Avusturya’da Volksstimme gazetesinde hikâyeleri yayımlanmıştır.

1960’lı yıllarda, siyasi ortam değiştiğinde de Suat Derviş’in romanları için durum değişmez. Üstelik bu dönemde Suat Derviş Fransa’da, Almanya’da, Sovyetler Birliği’nde romanları yayımlanan bir yazardır. Türkiye’de pek çok yazardan önce Suat Derviş’in romanları çevrilmiştir.

Fosforlu Cevriye

Suat Derviş, eşi Reşat Fuat Baraner 1963 yılında hapisten çıkınca yurda döner.  Eşinin kurduğu Doğu Batı Tercüme Bürosu’na çeviriler yapmaya başlar. Bu arada takma isimlerle roman ve hikayeler, çocuk masalları yazmış,
tercümeler yapmıştır. “Aksaray’dan Bir Perihan” adlı romanı 1963’te Gece Postası’nda tefrika edilmiştir. 1944-1945 yıllarında tefrika edilmiş olan “Fosforlu Cevriye” öğrenci olaylarının büyüdüğü 1968 yılında “Ankara Mahpusu” ile birlikte, May Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.

Fosforlu Cevriye, Suat Derviş’in Türkiye’de kitaplarını bastıramadığı dönemde Türkiye’de kitap olarak basımından on bir yıl önce  1957 yılında Rusça olarak Sovyetler Birliği’nde yayımlanmıştır. Romanın çevirisi Orhan Kemal, Nâzım Hikmet, Melih Cevdet Anday ve Sabahattin Ali’nin eserlerini de Rusçaya çeviren Türkolog Radi Fiş tarafından yapılmıştır.

Suat Derviş, 1968’de eşini kaybetmiş,  çok üzülmesine rağmen yazma uğraşı ve mücadelesini devam ettirmiştir.

Fosforlu Cevriye romanı çok büyük ilgi görmüş, Suat Derviş hayattayken ondan daha ünlü olmuş, onun maddi sıkıntılarını bilen yapımcılar tarafından düşük ücretler karşılığında sinemaya uyarlanmış, ücretinin tamamı bile ödenmemiştir. Suat Derviş 4 Eylül 1968’de bir film şirketi sahibine yazılmış bir pusulayla Fosforlu Cevriye senaryosundan kalan 150 lirayı istemek durumunda kalmıştır: “Bu kadar küçük bir para için sizi hiçbir zaman rahatsız etmek istemezdim. Fakat 20 gün evvel kocamı kaybettim. Bu kadar gülünç bir paraya ihtiyacım var.”

1969’da “Bana Derler Fosforlu” Filmi Ertem Göreç tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerini Türkan Şoray ve Engin Çağlar oynamıştır

Fosforlu Cevriye,  1969’da “Bana Derler Fosforlu” adıyla Ertem Göreç tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerini Türkan Şoray ve Engin Çağlar oynamıştır. Suat Derviş eserin tiyatro uyarlamasını ölümünden hemen önce kendisi yapmış ve uyarlamayı Gülriz Sururi’ye ithaf etmiştir. Fosforlu Cevriye daha sonra, Gülriz Sururi yönetiminde sahnelenmiştir.

Ölümü

Suat Derviş, 197o yılından itibaren çeşitli sağlık sorunları yaşamaya başlamıştır. Moskova’da göz ameliyatı olduktan sonra yurda dönmüş ve  Cumhuriyet döneminin ilk kadın şair ve gazetecilerinden, sosyalist ve sendikalist hareketlerin öncülerinden gazeteci-yazar Neriman Hikmet (Öztekin) ile beraber 1970’te “Devrimci Kadınlar
Birliği’nin kuruluşunda görev almıştır. Bu dernek 1971’de kapatılmıştır.

Ertesi sene Suat Derviş, Gülriz Sururi için Fosforlu Cevriye’yi senaryolaştırdıktan kısa süre sonra
şeker hastalığının vücudunda yarattığı tahribat sonucu hastaneye kaldırılmış ve 23 Temmuz
1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayatını kaybetmiştir. Feriköy mezarlığına, Reşat
Fuat Baraner’in yanına gömülmüştür.

Suat Derviş’in Eserleri

Roman
• Kara Kitap (1921)
• Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923)
• Hiçbiri (1923)
• Ahmed Ferdi (1923)
• Behire’ninTalibleri (1923)
• Fatma’nın Günahı (1924)
• Ben mi (1924)
• Buhran Gecesi (1924)
• Gönül Gibi (1928)
• Emine (1931)
• Hiç (1939)
• Çılgın Gibi (1934)
• Yalının Gölgesi (1958)
• Fosforlu Cevriye (1968)
• Ankara Mahpusu (1968, ilk olarak 1957’de Paris’te Fransızca)

İnceleme
• Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum? (1944, İstanbul, Arkadaş Matbaası,64 sayfa

Yararlanılan Kaynaklar:

–  Liz Behmoaras, Suat Derviş: Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Doğan Kitap, 2017.
–  Çimen Günay (Erkol), “Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş’in Yeri”, Yüksek Lisans
Tezi, Bilkent Üniversitesi, Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Edebiyatı Bölümü, Ankara,
2001.

Toplumcu Gerçekçi Yazarlarımız
https://www.bookdepository.com/LES-OMBRES-DU-YALI-DERWISHSUAT/9782752905512?ref=grid-view

Tamamını Oku

Edebiyat

Toplumcu Gerçekçi Roman ve Özellikleri

Toplumsal ilişkileri temel alan, öne çıkaran bir sanat anlayışı olarak Toplumcu Gerçekçilik, Türk romanının tarihî gelişimi için önem arz eder. Türkiye’de Toplumcu Gerçekçi Roman yazımı 1930’lu yıllarda başlamıştır. Toplumcu gerçekçi anlayışla yazılan ilk eserler için Sabahattin Ali’nin ünlü romanı “Kuyucaklı Yusuf”, Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” ve Memduh Şevket Esendal’ın yazdığı “Ayaşlı ve Kiracıları” romanlarını sayabiliriz.

1950’li yıllardan başlayarak, dünyadaki sosyal gelişmelerin de etkisiyle, Toplumcu gerçekçi roman yazımında büyük artış olmuştur. Bu seyir 80’li yıllara kadar devam etmiştir. Toplumcu Gerçekçilere göre, sanat edebiyat toplumsal üretim ilişkilerinin bir yansıması olarak varlığını sürdürmelidir. Gerçekçiliğin temeli sınıfsaldır. Olaylar ve olgular üretim araçlarının özel mülkiyetinin sınıfsal sahipliği temelindeki bakış açısına dayanmaktadır.

Kuyucaklı Yusuf Toplumcu Gerçekçi Roman

Kuyucaklı Yusuf 1.Basım

Toplumcu Gerçekçilik sadece köy veya kasaba insanının gerçeklerini anlatmak değildir. Bu akım için Marksist bakış açısının edebiyata doğrudan müdahalesi demek, yukarıdaki bakış açısı nedeniyle yanılgıdır. Çünkü yazarın kurgu veya gerçek olayları anlatışında roman tekniği bakımından tarafsız konumu dikkat çekicidir.  Bununla birlikte sınıfsal yaklaşımla kişilerin konumu, değer yargıları veya yaşam biçimleri çarpıtılmadan, doğruca anlatılmalıdır.  Bu yaklaşımda konuların illa ki tarlada, fabrikada geçmesi gerekmez. Buradaki mesele olayların nerede geçtiği ya da öyküsü değil sınıfsal gerçekliği yansıtıp yansıtmadığındadır. Kısacası bu tür romanlarda yazarın yaptığı şey tarafını belli etmek değil, olanı biteni sınıfsal karakterleriyle birlikte anlatmaktadır.

Bir diğer konu da içeriktir. Toplumcu gerçekçi romanlarda tıpkı Kuyucaklı Yusuf’ta olduğu gibi politik hiç bir yanı olmayan bir aşk da olabilir. Buradaki başarı Kuyucaklı Yusuf’un ve kasaba ahalisinin yaşayışlarını, değer yargılarını anlatış biçimindedir. Yoksa sanıldığı gibi Toplumcu Gerçekçi sanat kaba politik, slogancı, salt propaganda amaçlı üretilen bir sanat değildir. Estetik anlayışı Toplumcu ve Gerçekçi olmasıdır. Bireyi ihmal etmek gibi bir anlayışı olmaz. Kısacası bu tür romanlarda insan, toplumdan, toplumsal üretim ilişkilerinden ve bulunduğu kültürden kopuk olamaz.

Toplumcu Gerçekçi Yazarlar

Sadri Ertem, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Necati Cumalı, Fakir Baykurt,  Kemal Bilbaşar, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Samim Kocagöz, Faik Baysal, Dursun Akçam, Abbas Sayar, İlhan Tarus,  Orhan Hançerlioğlu, Attila İlhan, Muzaffer İzgü, Tahsin Yücel, Oktay Akbal, Sevgi Soysal, Vedat Türkali ve Tarık Dursun K. ülkemizdeki en önemli temsilcilerdir.

Ülkemizdeki Toplumcu Gerçekçi Roman Yazarların ve Eserlerinin Genel Özellikleri

  • Yukarıda adı geçen Toplumcu Gerçekçi bu yazarlar, toplumsal sorunlar ve çatışmaları anlattıkları eserlerinde genel olarak köy, kasaba, mahalle ve fabrikaları mekan olarak kullanmışlardır.
  • Çatışma ve gerilimin tarafları sınıfsal olarak netlik içerir ve anlatımda vurgulanır.
  • Toplumsal sorunlar öne çıkarılır. Göç, işsizlik, grevler, iş kazaları, toprak ağalığı vb konular çelişkiler belirgin şekilde verilerek işlenmiştir.
  • Ödün verilmeyen bir yaklaşım da “sanat toplum içindir.” anlayışı olup, bu ifade giderek “sanat halk içindir ” şeklinde ses bulur.
  • Toplumcu Gerçekçilik, anlam olarak Sosyalist Gerçekçilikle aynıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Marksist ve sosyalist düşünceden fazlasıyla etkilenilmiştir.
  • Edebi akımlardan natüralizm ve realizmin etkileri görülür.
  • Konuşma dili benimsenmiştir. Romandaki kişilerin kullandığı diyaloglarda yöresel ağız kullanılmıştır.
  • Güçlü betimlemeler yapılmıştır.
  • Biçim mi içerik mi sorusuna verilen yanıt, içerikten yana olmuştur. Nasıl anlatıldığından çok neyin anlatıldığı önemlidir.
En Önemli Toplumcu Gerçekçi Romanlardan İnce Memed

 Türk Edebiyatının En Önemli Romanlarından Biri Olan İnce Memed

Toplumcu Gerçekçilik genel ve kapsayıcı bir yaklaşım olup, tüm sanat alanları için yaygın bir etki alanına sahiptir. Örneğin Toplumcu Gerçekçi Türk şairleri denilince ilk akla gelen Nazım Hikmet’tir. Yine Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Can Yücel, Gülten Akın, Kemal Özer de Toplumcu Gerçekçi şairlerimizden bazılarıdır.

Toplumcu Gerçekçi sinema, Toplumcu Gerçekçi resim anlayışına uygun çok sayıda önemli eserler mevcuttur.  Kısacası bu akım sadece romanla sınırlı olmayıp, tüm sanat dallarında geçerli olan bir felsefeye dayalı olarak üretilen eserleri ifade eder.

Türk Edebiyatında Toplumcu Gerçekçi 10 Roman

  • Çıkrıklar Durunca-Sadri Ertem (1898 – 1943)
  • Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali (1907 – 1948)
  • Bereketli Topraklar Üzerinde – Orhan Kemal (1914-1970)
  • Karartma Geceleri – Rıfat Ilgaz (1911 – 1993)
  • Yılan Hikayesi – Samim Kocagöz (1916 – 1993)
  • Zübük – Aziz Nesin (1915 – 1995)
  • Tırpan – Fakir Baykurt (1929 – 1999)
  • Tütün Zamanı (Zeliş) – Necati Cumali (1921 – 2001)
  • İnce Memed – Yaşar Kemal (1923 – 2015)
  • Zıkkımın Kökü – Muzaffer İzgü (1933 -2017)

Toplumcu Gerçekçi Roman Kayna:
https://www.bilgidemeti.com/toplumcu-gercekci-roman-ve-ozellikleri/
edebiyat_6.pdf (meb.gov.tr)

Tamamını Oku

Öne Çıkanlar