Bizimle iletişime geçin

Genel Kültür

Ormanlar ve Biyoçeşitlilik

Ormanlar ve Biyoçeşitlilik Hakkında Yazı

Biyolojik zenginlik ya da biyolojik çeşitlilik, canlıların farklılığını ve değişkenliğini, içinde bulundukları karmaşık ekolojik yapılarla, birbirleriyle ve çevreleriyle karşılıklı etkileşimlerini ifade etmektedir.

Biyolojik çeşitlilik Gen, Tür ve Ekosistem olmak üzere üç hiyerarşik kategoriye ayrılır:
Genetik Çeşitlilik bir tür içindeki çeşitliliği ifade eder. Bu çeşitlilik belli bir tür, populasyon, varyete, alt-tür ya da ırk içindeki gen farklılığıyla ölçülür.

Tür Çeşitliliği belli bir bölgedeki, alandaki ya da tüm dünyadaki türlerin farklılığını ifade eder. Bir bölgedeki türlerin sayısı (yani o bölgenin “tür zenginliği”) bu konuda en sık kullanılan ölçüttür.

Ekosistem Çeşitliliği ise bir ekolojik birim olarak karşılıklı etkileşim içinde olan organizmalar topluluğu ile fiziksel çevrelerinin oluşturduğu bütünle ilgilidir. Ekosistem; kendisini topluluk düzeyinden ayıran, kendileri cansız olan fakat canlı topluluklarının oluşumunu, yapısını ve karşılıklı etkileşimlerini etkileyen yangın, iklim ve besin döngüsü gibi faktörleri de içerir.

Ekosistem düzeyindeki biyolojik çeşitliliğin korunması besin zincirinin (besin zinciri; güneş enerjisini yaşama dönüştüren bitkilerle başlar, herbivorlar (otobur), omnivorlar, karnivorlar (etobur) ve çürükçüller olarak sıralanır) ve enerji akışının korunmasını kapsar. Bu düzeyde, yalnızca türlerin veya türlerin oluşturduğu grupların değil, özelliklerin ve süreçlerin de korunması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Orman Biyolojik Çeşitliliği

Saatçioğlu’na göre orman; “Çok sayıda bitki ve hayvan populasyonlarından oluşan bir yaşama ortaklığı (biozönose), yaşam birliği, ekosistem; hatta büyük bir canlı organizma” dır. Eraslan ise, ormanı; “…belirli yetişme ortamlarında varolan ve gelişen, ana elemanı ağaç ve ağaççık olmak üzere, diğer bitkisel ve hayvansal ve mineral elemanlardan oluşan, bu elemanlar arasında karşılıklı etkileri ve kendilerine özgü yaşama beraberliği olan bir doğa varlığı, topluma orman ürünleri ile diğer fonksiyon ve hizmetler sağlayan bir ulusal servettir” şeklinde tanımlamaktadır. Ayrıca hala Türkiye’de yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu’nda ise “Tabii olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları yerleri ile birlikte orman sayılır” denmektedir. Burada bilimsel orman tanımlarında dikkat çekmesi gereken şey; ormanın sadece ağaç ve ağaççıklardan ibaret olmayıp bir yaşam birliği olarak algılanmasıdır.

Önceleri ormanlara, odun hammaddesi kaynağı ve ormanların kesilmesi ile kolay bir şekilde sahip olunan arazi olarak bakan insanoğlunun bu görüşü zamanla değişmeye başlamıştır. Ormanların bundan başka birçok ekolojik değerinin de olduğu, daha sonra anlaşılmıştır. Bu durum anlaşıldığında Dünya ölçeğinde ormanların büyük tahribata uğradığı görülmüştür.

Orman Ekosistemi canlı ve cansız çevrenin aralarında bulunan karşılıklı ve dinamik ilişkiler nedeniyle doğal olayların bir düzen içinde gerçekleşmesinde ve tüm canlıların yaşam ve gelişimlerinin sağlanmasında önemli fonksiyonlar yüklenmektedir. Bu anlamda insan yaşamı için önemli olan koruma ve çevresel fonksiyonları içermektedir. İnsanların yüzyıllardır 600’den fazla kullanım yeri ile odun gereksinimini karşılayan ormanlar; ormansızlaşma, orman örtüsündeki değişmeler sonucunda ortaya çıkan çevresel etkilerden dolayı, diğer fonksiyonları nedeniyle dikkat çekmiştir. Toplum ormanın çevre koruma etkilerinin de farkına varmıştır.

Ormanlar; karasal ekosistemler içerisinde en büyük biyokütleye sahip, en yüksek düzeyde canlı-cansız organizasyona ulaşmış, ekosistemler yönünden en zengin öğeleri içeren, yerküredeki karbon ve su döngülerini en çok etkileyen karasal sistemlerdir. Bu bağlamda; orman ekosistemleri, var olmaları ya da yok olmaları ile tüm canlı ve cansız varlıkları etkileyebilen doğal varlıklardır. Doğal olarak, ormansızlaşma sorunu çevre sorunlarının en önemlilerinden birisidir.

Bunların farkına varan Türk Ormancıları ülkemizde ilk defa doğa korumacılığı ve korunan alan kavramını kullanmışlardır. Prof. Dr. Selahattin İNAL 1948 yılında yayınladığı “Doğa Koruma Karşısında Biz ve Ormancılığımız” kitabında ilk defa “Milli Park” deyimini kullanmıştır. Gene ilk milli parkımız 6831 sayılı Orman Kanunu’na göre ilan edilmiştir. Türkiye’de tür ve alan korumaya yönelik kanunlardan birisi olan 6831 sayılı Orman Kanunu’na göre ormanların planlanması, işletilmesi, korunması gibi orman yönetimine ilişkin esasları belirleyen, aynı zamanda muhafaza ormanları, muhafaza karakterli ormanlar, gen koruma ormanları ve tohum meşcereleri de belirleyerek biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayıcı tedbirler alınmaktadır.

Uluslar arası gelişmelere paralel şekilde ormancılık mevzuatını yenileyen ülkemiz ormancılığı aynı zamanda bölgesel ve küresel süreçlere de aktif olarak katılmıştır.

Ülkemiz Dağ Ve Orman Biyolojik Çeşitliliği Orman Biyolojik Çeşitliliği

Türkiye’deki orman ekosistemi yarıdan fazlası bozulmuş (15.496.000ha) toplam 21.188.747 (Ülke genelinin % 27,2 ‘ si) hektar alanı kaplar. Yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar Türkiye’de daha yaygındır. İğne yapraklı ağaçlara ise deniz seviyesinden ormanların bulunduğu en üst sınırına kadar olan tüm yüksekliklerde rastlanır. Ege ve Akdeniz bölgelerinde, çalılık ve makilerin yanı sıra, nemli, yarı-nemli iğne yapraklı ve kuru ormanlar (meşe, kara ve kızıl çam) da bulunur.

Topoğrafik yapısı, iklim ve toprak farklılıkları Türkiye ormanlarını bitki çeşitliliği açısından oldukça zengin kılmıştır. Özellikle relik ve endemik bitkilerin zenginliği Türkiye ormanlarının biyolojik çeşitlilik yönünden önemini daha da artırmaktadır. Bu zenginliğin temel nedenlerinden birisi dördüncü jeolojik zamanda meydana gelen iklim değişiklikleridir. Türkiye’deki bitki türlerinin yaklaşık üçte biri eski jeolojik dönemlerden kalmış olup çoğu endemiktir. Endemik türlerin çoğu Akdeniz Bitki Coğrafyası (özellikle de Toros Bolkar ve Nur dağlarında) ile İran-Turan Bitki Coğrafyası Bölgelerinde bulunmaktadır.

Türkiye’de orman habitatlarına ait gerek ekolojik gerekse de floristik kompozisyona dayalı çok sayıda ekosistem mevcuttur ve her ekosistemin işlevi az çok birbirinden farklıdır. Türkiye’nin sahip olduğu bu zengin orman ekosistemleri çok sayıda endemik bitki türüne, önemli kuş türlerine ve bir çok yaban hayatı türüne habitat sağlamaktadır. Yine bu ekosistemlerde tarımsal biyolojik çeşitlilik bakımından önemli olan bir çok kültür bitkilerinin yabanı akrabaları bulunmaktadır.

Akdeniz Bitki Coğrafya Bölgesi, Akdeniz’e kıyısı olan tüm yöreler ile Trakya’nın batı kısımlarını kaplar. Bu bölgelerde orman ekosistemleri toprak-iklim-bitki ilişkilerine bağlı olarak deniz seviyesinden itibaren dağların en yüksek kısımlarına kadar değişik vejetasyon serileri oluştururlar. Her vejetasyon serisinin içerisinde de diğer ekolojik parametrelere bağlı olarak farklı orman ekosistemleri gelişim gösterir.

Türkiye’de Akdeniz ikliminin etkili olduğu Akdeniz ikliminin görüldüğü Akdeniz ve Ege Bölgesinde 0-1000 metreler arasında “Sıcak Akdeniz ve Asıl Akdeniz Vejetasyon Katı” görülür ve bu katlar içerisinde, kserofil maki (Meşeler, Sandal, sakız, mersin, vb.) ekosistemi, kızılçam (Pinus brutia) orman ekosistemi, Halep çamı (Pinus halepensis) orman ekosistemi, günlük ağacı (Liquidambar orientalis) orman ekosistemi, servi (Cupressus sempervirens) orman ekosistemi, karışık meşe (Quercus cerris-Q.infectoria-Q.libani-Q.brantii) ekosistemi ve fıstık çamı (Pinus pinea) orman ekosistemleri görülür.

1000-2000 metreler arasında da “Üst Akdeniz ve Akdeniz Dağ Vejetasyon Katları” görülür. Bu yükseltiler arasında kara çam (Pinus nigra), toros göknarı (Abies cilicica), sedir (Cedrus libani), kayın-gürgen (Ostrya carpinifolia-Carpinus orientalis), karışık meşe (Quercus petraea- Quercus cerris-Qurcus trojana) orman ekosistemleri görülür. Ege Yüksek Dağ Ormanları ise Akdeniz’den farklı olarak kestane, kayın, ıhlamur, fındık, sarıçam, meşe ve kızılçam ağaçlarını içeren çoğu yerde karışık orman ekosistemleri bulunur.

2000 metreden sonra “Yüksek Dağ Akdeniz Vejetasyon Katı” bulunur. Bu kesimde karışık ardıç (Juniperus excelsa-Juniperus foetidissima) orman ekosistemi ile yastık formunda yarı çalı ve otsu bitkilerden oluşan Akdeniz yüksek dağ stebi ekosistemi yer alır.

İran-Turan bölgesi, Bitki Coğrafya Bölgelerinin en genişidir ve Orta Anadolu’dan başlayarak Moğolistan’a kadar uzanır. Bölgede karasal iklim ve step bitkileri baskındır. Bölge çok daha geniş bir alanı kapsamakla beraber, buradaki orman ekosistemleri kurak bölge orman ve yüksek dağ ekosistemlerini içerir. Belli başlıları; Step Ormanı (Ağaç)-İç Anadolu (Saçlı ve tüylü meşe, Karaçam, Ardıç:800-1500m), Kurak Karaçam, Meşe ve Ardıç Ormanları-İç Anadolu (Meşeler: <1200m; Karaçam:1000m-1500m; Sarıçam>1500m), Kurak Ormanlar -Doğu Anadolu meşe ormanlarıdır (meşe türleri <850m).

Avrupa-Sibirya Bitki Cografya Bölgesi Kuzey Anadolu’da boydan boya ve Trakya Bölgesinin Karadenize bakan kısımlarında uzanmaktadır. En yağışlı iklim bölgesidir, geniş kısmı ormanlarla kaplıdır. Bu bölgede; 1500m’nin altında Kurak meşe ve çam ormanları (Meşe, karaçam, Kızılçam) ile Çalı (maki-yalancı maki) formasyonunda orman ekosistemleri göze çarpmaktadır. 500-1200m arasında Yapraklı-ibreli Ormanlar (Kayın -Fagus orientalis-, Kestane-Castanea sativa, Gürgen-Carpinus orientalis-Carpinus betulus, kızılağaç -Alnus glutinosa-); 1000-1500m arasında Nemli-yarınemli İbreli ormanlar (karaçam, sarıçam-Pinus sylvestris, ladin-Picea orientalis, göknar-Abies nordmanniana-) bulunur. Özellikle doğu Karadeniz’in yüksek bölümlerinde ise karışık orman gülü (Rhododendron ponticum, Rhododendron luteum, Rhododendron ungernii, Rhododendron smirnowii), beyaz kumar (Rhododendron caucasicum) ve huş (Betula pendula ) orman ekosistemleri bulunur. Trakya ve Batı Karadeniz bölgelerinde taban suyunun yüksek olduğu düz alüviyal alanlarda longoz karışık orman (Fraxinus angustifolius-Qurcus robur –Fagus orientalis) ekosistemeleri bulunur.

Türkiye’deki büyük memelilerin çoğu orman ekosisteminde yaşar. Örneğin; ormanlar ayı (Ursus arctos), tilki (Vulpes vulpes), kurt ( Canis lupus), çakal (Canis aureus), vaşak (Lynx lynx), sırtlan (Hyena hyena), geyik (Cervus elaphus), çengel boynuzlu dağ keçisi (Rupicapra rupicapra), yaban keçisi (Capra aegagrus), yaban domuzu (Sus scrofa scrofa), porsuk (Meles meles), Ağaç sansarı (Martes martes), kirpi (Erinaceus europea), tavşan (Lepus capensis), gelincik (Mustela nivalis), sincap (Sciurus vulgaris) gibi memeliler; yılan, bukalemun (Chameleo chameleon), kertenkele (Lacerta agilis, L. armeniaca, L. parvula, L. derjugini, L. princeps, L. trilineata, L. viridis, Anguis fragilis), kaplumbağa (Testudo graeca) türleri gibi sürüngenler ile sülün (Phasianus colchicus), urkeklik (Tetraogallus caspius), Dağ horozu (Tetrao mlokosiewiczi), ağaçkakan (Dendrocopus sp.), gündüz yırtıcı kuşları (kartal türleri-Aquila sp., Pandion sp., atmaca türleri-Accipiter sp., tuygun türleri-Circus sp., şahin türleri-Buteo sp., doğan türleri-Falco sp., Pernis sp. v.s.), çeşitli gece yırtıcı kuşları (alaca baykuş-Strix aluco, kulaklı orman baykuşu-Asio otus, paçalı baykuş-Aegolius funereus v.s.) ile çok sayıda ötücü kuş türüne yaşama ortamı oluşturmaktadır. Bu türlerden Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi (Rupicapra rupicapra), yaban kedisi (Felis silvestris), Kara Akbaba (Aegypius monachus), Şah Kartal (Aquila heliaca), Büyük Orman Kartalı (Aquila clanga) ve Küçük Orman Kartalı (Aquila pomarina) gibi türler uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış orman faunası türlerindendir.

Dağ Biyoçeşitliliği

Dağ ekosistemleri, ülkemizin topoğrafik yapısındaki değişkenlik ve denize olan uzaklıklar gibi etmenlere bağlı olarak hem farklı orman florasını ve hem de pek çok hayvan türüne yaşam ortamı sağlamaktadır. Ekosistem çeşitliliği açısından ise dağlar; alpin çayırlar, subalpin çayırlar, hareketli yamaç, dikenli yastık formasyonu stebi gibi alt ekosistemlere ayrılırlar ve her ekosistemin floristik kompozisyonu birbirinden farklıdır. Yukarıda orman biyolojik çeşitliliği altında verilen fauna türleri bir çok dağ ekosistemi için de geçerlidir. Ancak dağ ekosistemleri için fauna ve flora envanter çalışmaları yeterli olmadığı için detaylı bilgi vermek zordur.

Akdeniz Bölgesi yüksek dağ ekosistemi özelliği gösteren 25’in üstünde önemli dağ içermektedir. Bunu 19 dağ ile İran-Turan biyocoğrafik bölgesi izlemektedir. Avrupa-Sibirya biyocoğrafik bölgesinde ise 11 önemli dağ ekosistemi bulunmaktadır. Dağlar; kuşlar, bitkiler, ekonomik öneme sahip türler ve yaban hayatı yönünden önemli yaşam ortamlarını içermektedir. Bu dağ ekosistemlerinin çoğunda var olan toplam tür ve endemik sayısı bilinmemektedir. Bilinenler içinde, Bolkarlar, Amanos ( Nur) Dağları, Munzur Dağları, Sultan Dağları ve Tecer Dağları en çok endemik bitki türü içeren dağ ekosistemleridir.

Dağ ve Orman Biyolojik Çeşitliliğini Tehdit Eden Faktörler ve Sebepleri

Dağ ekosistemleri sulak alan, orman ve step ekosistemlerini içerdiğinden bu ekosistemler üzerindeki baskılar dağ ekosistemleri için de tehdit oluşturmaktadır. Bunların yanı sıra Türkiye dağ biyolojik çeşitliliğinin azalmasına yol açan faktörler;

  • Dağ ekosistemlerinde bulunan ormanların hem ekosistem hem de tür seviyesinde taşıma kapasitesi dikkate alınmadan aşırı kullanılması (avcılık, otlatma, kereste üretimi, ziyaretçi, orman içi yapılaşmalar vb),
  • Atmosferik kirlilik ve küresel iklim değişikliğinin etkileri,
    Orman içinde ve yakınında yaşayan nüfusun tarıma ve orman ürünlerine dayalı yaşam şekillerinden kaynaklanan baskılar (hayvancılık, kontrolsüz kullanım, tarla açma ve orman yangınları) ve alternatif gelir getirici programların yetersizliği,
  • Turizm teşvikleri ile artan yapılaşmalar, yayla turizmi, arkeolojik alanlardaki aşırı ziyaretçi sayısı ve taşıma kapasitesi üstündeki diğer turistik etkinlikler,
  • Yabancı türler,
  • Ekonomik değere sahip doğal bitkilerin aşırı toplanması;
  • Yanlış madencilik aktiviteleri;
  • Yanlış ve bilinçsiz ağaçlandırma yapılmasıdır.

Türkiye’deki orman ekosistemlerinin yarıdan fazlası tahrip edilmiştir. Türkiye orman ekosistemlerindeki biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açan faktörler;

  • Ormanların hem ekosistem hem de tür seviyesinde taşıma kapasitesi dikkate alınmadan aşırı kullanılması (avcılık, otlatma, kereste üretimi, ziyaretçi, orman içi yapılaşmalar vb),
  • Atmosferik kirlilik ve küresel iklim değişikliğinin etkileri,
  • Orman içinde ve yakınında yaşayan nüfusun tarıma ve orman ürünlerine dayalı yaşam şekillerinden kaynaklanan baskılar (hayvancılık, kontrolsüz kullanım, tarla açma ve orman yangınları) ve alternatif gelir getirici programların yetersizliği,
  • Turizm teşvikleri ile artan yapılaşmalar, yayla turizmi, arkeolojik alanlardaki aşırı ziyaretci sayısı ve taşıma kapasitesi üstündeki diğer turistik etkinlikler,
  • Yabancı türler,
  • Ormanlık alanların orman rejimi dışına çıkarılması,
  • Tarım arazisi elde etmek için ormanların tahribi,
  • Orman yangınları,
  • Böcek tahribi,
  • Bitki-hayvan örneklerinin kontrolsüz toplanmasıdır.

Dağ ve orman biyolojik çeşitliliğinin korunmasını zorlaştıran etmenler ise şunlardır:

Kurumsal, yasal ve diğer yetkinliklere rağmen orman içi ve yakını nüfusun tarıma ve orman ürünlerine dayalı yaşam şekilleri (hayvancılık, kontrolsüz yararlanma, tarla açma ve orman yangınları) ve alternatif gelir getirici programların yetersizliği nedeni ile bir çok dağ ve ormana ait ekosistemlerde etkin koruma sağlanamamaktadır.

Turizm etkinliklerinin yoğun olduğu yerlerde bulunan orman ve dağlara ait ekosistemlerinde ÇOB ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında eşgüdüm eksikliği koruma çalışmalarının etkin yapılamamasını neden olmaktadır.

Eşgüdüm sağlanamayan konuların bazıları; orman ve dağ eksosistemlerinde artan yapılaşmalar, yayla turizmi, arkeolojik alanlardaki aşırı ziyaretçi sayısı ve taşıma kapasitesi üstündeki diğer turistik etkinliklerdir.

Orman içi ve dağ meralarda ÇOB ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı arasındaki eşgüdümsüzlük yüzünden koruma çalışmaları etkin olamamaktadır.

Orman ve dağ ekosistemlerindeki aromatik, tıbbi ve diğer ekonomik önemde olup da orman dışı ürünlere ait gen kaynakları ÇOB ile Tarım ve Köyisleri Bakanlığı arasında eşgüdüm ve yardımlaşmayı gerektirmektedir.

Eksiklikler ve İhtiyaçlar

  • Dağ ve orman biyolojik çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilir kullanım önündeki en büyük engel, biyolojik çeşitlilik ile ilgili çalışmalarda kurumlar arası yeterli eşgüdümün olmaması, envanter çalışmalarının tamamlanmamış olması, ulusal veri tabanı ve izleme biriminin kuruluş aşamasında olması, ilgili kurumlarda uzman ve teknik personel kapasitenin yetersizliği ve en önemlisi de yeterli kaynak bulunamaması gösterilebilir.
  • Korunan alanların ülke yüz ölçümüne olan oranı geçen yıllarda artmasına rağmen hala yetersizdir. Korunan alanlar ve önemli bir çok dağ ekosistemine ait biyolojik çeşitlilik envanter çalışması tamamlanamamıştır.
  • Planlama ve programlamadan uygulamaya kadar uzanan biyolojik çeşitliliği koruma eylemlerinin finansmanı, ilgili kuruluşların bütçelerinde düşük bir öncelik sırasına sahiptir.
  • Dağ ekosistemleri ile yüksek step ekosistemleri içinde biyolojik çeşitliliği koruma ile entegre işletme ve koruma planları yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
  • İlgili kurumlar arasında yeterli seviyede eşgüdüm sağlanamaması sonucu, turizm etkinlikleri biyolojik çeşitliliğe zarar vermekte, otsu ve odunsu genetik kaynakların korunması ve ekonomiye kazandırılması gibi sürdürülebilir kullanıma yönelik hedeflerin gerisinde kalınmaktadır.
  • Teknik açıdan kalifiye/uzmanlaşmış personel yetersizliği, Türkiye’deki koruma programlarının önündeki en önemli kısıtlayıcı etkenlerden biridir. Hükumetlerin istikrarsız personel tahsisi politikaları, personelin sık sık farklı bölgelere kaydırılmasına ve dolayısıyla belli bir bölge ya da konu üzerinde uzmanlaşabilmesi için yeterli zamana sahip olamamasına yol açmaktadır. Özellikle biyolojik çeşitliliğin yüksek olduğu kırsal kesim ve koruma alanlarında alan çalışması yapabilecek kalifiye personel yetersizliği, tüm bakanlıkların karşılaştığı önemli bir sorundur.

Biyolojik çeşitliliği koruma hedeflerinin orman amenajman planlama süreciyle ve işletme planlarıyla bütünleştirme çalışmalarının yaygınlaştırılması ve benzer uygulamaların orman dışı ürünleri de kapsayacak şekilde uygulanması gerekmektedir. Plan uygulayıcılarına bu konuda teknik eğitim sağlanmasına ihtiyaç vardır.

Kaynak: bilgidemeti.com/ormanlar-ve-biyocesitlilik/

Tamamını Oku
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Gönder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Genel Kültür

Kutup Yıldızı, Demirkazık

Bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığımızda atlas bir örtüye serilmiş bize göz kırpan milyarlarca yıldız görürüz. Ama içlerinden bir tanesi en parlağıdır. Hemen dikkatimizi çeker. Küçükayı takımyıldızının en parlak yıldızı. Kuzey kutbuna çok yakın olduğundan bu ismi almıştır. Bilimsel adı Polaris’tir. Dünya’nın dönme ekseni Kutup Yıldızı’nın çok yakınından geçtiği için Kuzey Yarıkürede neredeyse gökyüzünde hareketsizmiş gibi gözlenir. Bu yüzden gün boyunca yer değiştirmez ve hep kuzeyi gösterir. Bu özelliği nedeniyle tarih boyunca yön bulma ve seyir amacıyla kullanılmıştır.  Demirkazık, Kuzey Yıldızı gibi isimler de alır. Bize her daim kuzeyi gösteren Kutup Yıldızı, aslında üç farklı yıldızdan oluşan bir takımyıldızıdır. Küçük Ayı takımyıldızı arasında bulunan Kutup Yıldızı dediğimiz üçlü; Polaris A, Polaris Ab ve Polaris B yıldızlarından oluşmaktadır.

Gökyüzünde Kutup Yıldızı’nı Nasıl Buluruz?

Kutup Yıldızı’nı  ışık kirliliğinin yoğun olmadığı bir bölgede, gökyüzünde çıplak gözle kolaylıkla bulunabiliriz. Öncelikle Kutup Yıldızı’nın Küçük Ayı Takımyıldızının en parlak yıldızı olduğunu hatırlayalım. Parlak yıldızlarına odaklanıldığında, Küçük Ayı Takımyıldızı kepçe veya tava görünümüne sahiptir. Bu tavanın sapında Kutup Yıldızı yer alır. Bu rehber yıldızı bulmak için Büyük Ayı Takımyıldızının parlak iki yıldızı olan Merak ve Dubhe yıldızları da kullanılabilir. Büyükayı takımyıldızının oluşturduğu tava şeklinin gövdesinin sonundaki iki parlak yıldızı (Dubhe ve Merak) birleştiren hayalî doğruyu takip ederek, bu iki yıldız arasındaki mesafenin yaklaşık beş katı kadar ileride Kutup Yıldızı bulunur. Güneş’ten yaklaşık 2450 kere daha büyüktür. Diğer yıldızlara göre rengi sarıya dönüktür. Kendisini en parlak yıldız olarak bilsek de aslında en parlak 50. yıldızdır. Kutup Yıldızı sadece kuzey yarıküreden görünür. Güneyhaçı takımyıldızı, güney yarıkürede bulunanlara kabaca güney yönünü gösterir.

Pole Star, Kutup Yıldızı Demirkazık

Kısacası, Kuzey Yarıkürenin referans yıldızlarından olan Kutup Yıldızı, üç bileşenli, çoklu yıldız sistemidir. Bu sistemin parlak yıldızı, yaklaşık 70 milyon yıl yaşında, bir sarı süper-dev yıldızdır ve Polaris A olarak bilinir. Biz çıplak gözle sadece Polaris A’yı görebiliyoruz çünkü diğer iki yıldız ondan 500 kattan daha fazla sönüktürler. Daima pusulanın kuzey ibresi doğrultusunda bulunur. Kutup Yıldızı, gökyüzünü tanımak isteyenlerin öğrendiği ilk gökcisimlerinden biridir.

Mitolojide Kutup Yıldızı’nın Yeri ve Anlamı

İnsanlar, geçmişten bugüne kadar gökyüzünü anlamlandırmaya çalışmıştır. Gökyüzünü izleyen insanlar, bu döngünün dışında gökyüzüne hâkim olduğunu düşündükleri ve sürekli görebilecekleri bir gökcismi aramışlardır. Kutup Yıldızı’nın en önemli özelliği neredeyse tam olarak Dünya’nın dönüş ekseni hizasında olması ve dolayısıyla kendisi her zaman sabit kalırken diğer tüm yıldızların onun etrafında dönüyormuş gibi görünmesidir. Yerinden ayrılmayan Kutup Yıldızı Türklerdeki evren algılayışının önemli simgelerinden biri olmuştur.

Uygurlar Kutup yıldızına “Altun Kazuk”, yani “Altın kazık” derlerdi. Diğer Türkler ise, ona genel olarak “Temir-Kazık” yani “Demir Kazık” demişlerdir. Türkler, Kutup Yıldızı’nı tıpkı bir çadırın tepesini havada tutan merkez direğine benzetmiş ve ona “göğün direği” ismini vermişler. Türklerdeki evren anlayışının ilk adımı olarak görülen Kutup Yıldızı’nın etrafında ayın, güneşin, diğer yıldızların döndüğüne inanılmıştır. Türklerin Kutup Yıldızı için kullandıkları bir diğer ifade ise “demir kazık” olmuş ve bu ifade onun sarsılmaz sağlamlığını ve yerinde kalışını vurgulamak için kullanılmıştır. (Ögel-II 1998: 183)

Kutup Yıldızı aynı zamanda yeryüzünü gökyüzünden ayıran bir kapı olarak görülmüştür. Kutup Yıldızı’nın altında insanların yaşadığı yeryüzü, üzerinde ise ruhların ve tanrının yaşadığı gökyüzünün olduğuna inanılmıştır. İki dünya arasında bir kapı olarak görülen Kutup Yıldızı’ndan aşağı ancak tanrı tarafından görevlendirilen ruhların geçebileceği inanışı mitolojik anlatılara yansımıştır.

Gökyüzünün birbirinin üzerinde yer alan katlar halinde dizildiğine inanan Türkler, Kutup Yıldızı’ndan sonra güneşin ve ayın sonra ise bizzat tanrının yer aldığı katın geldiği düşüncesini evren anlayışı olarak kabul etmişlerdir (Ermetin 2009: 259, Çoruhlu 2002: 26). İnsanların da yaşadığı dünyanın altı ve üstünün tanrılar tarafından katlar halinde dizilmiş olduğu inancı Türk toplumlarında ve birçok dini inançta yer almaktadır. Ölümden sonra bedenden ayrılan ruhun dünyadaki yaşayışına nispetle ya mükâfat için gökyüzü katlarına ya da ceza için yer altı katlarına gideceğine inanmıştır.

Mezopotamya’daki ruhban sınıfı mensupları ise gökyüzünün katları olduğunu ama aralarında geçiş yapılamadığını düşünmüşler. Altay Kuzey Türk destanları ve düşüncelerinde, “Göğün Direği” anlatısı çok önemli bir yer tutar. Bir Altay destanında “göğün direği alınsa” deniyor. Bu, kıyamet kopsa demektir. Bazı anlatılarda “göğün direği bir çadır direği gibidir” denmiş. Aynı zamanda göçebe kültüründe, çadırın bir evren gibi de algılanarak, çadır direğine de göğün direği gibi bir önem atfediliyor. Kutup Yıldızı veya Altınkazık tepesi, göğün kapısıydı. İlkel Türk kültür çevrelerinde buna “Demir Ağaç” veya “Demir Direk” denmişti. Dönemin düşüncesine göre Kutup Yıldızı gökte hiç kımıldamadan duruyor, bütün gezegenler ile yıldızlar ise onun çevresinde dönüyorlardı. Ana düşünce budur. Kutup Yıldızı tanrının ışıklı ülkeleri olan, yüksek gökle yeryüzünü birleştiren kutlu bir kapı idi. Bu kapı gökle yeri, ruh alemi ile madde alemini, aynı zamanda insan ile tanrıyı birbirinden ayıran bir sınır idi. Şaman törenlerinde, Tanrı ruhlarından birini elçi olarak gönderir, Kutup Yıldızı kapısında şamanlar ile ilgi kurardı. Ruhlar da bu kapıdan aşağıya inemezlerdi.

Türk halklarının evren algısı da diğer toplumlarda olduğu gibi döneme ve sosyal şartlara bağlı olarak değişmektedir. Ancak değişime uğramayan iki temel öge olduğunu belirtmek gerekir. Bunlar evrenin iki ana bölgesini oluşturan gök ve yer kavramlarıdır. Gök ile yer, göbeğinden geçen bir eksen ile birbirine bağlıdır. Gök bu eksen etrafında dönmektedir. Bu eksenin gökteki sembolü Demirkazık olarak adlandırılan Kutup Yıldızı’dır. Yer bir direk ile Kutup Yıldızı’na bağlanır. Çadır, dağ, tapınak, konut, mezar, ağaç, sütun, ateşin dumanı gibi unsurlar, dünyayı orta yerinden göğe bağlayan eksenin yerdeki sembolleridir. Yerin göğe bağlandığı bu unsurlar, aynı zamanda dünyanın, Gök Tanrı’ya bağlandığına inanıldığı kutsal nesneler ve alanlardı.

Türk atlı kültürünün temellerinden gelen motiflerde, göğün direğine bağlı bir arabayı çeken, iki aygır vardı. Kutup Yıldızına bağlı en yakın yıldız, Küçükayı burcu idi. Yedi yıldızdan oluşan bu yıldız kümesinin kuyruğundaki yıldız, kutup yıldızına çok yakındı. Küçükayı burcu bu kuyruğu ile sanki kutup yıldızına bağlanmış gibiydi. Türkler kuyruktaki bu iki yıldızı, iki aygır gibi düşünmüşlerdi. Biri Ak Bozat diğeri Gök Bozat idi. Arkadaki dört yıldızı çekiyorlardı. Bu da dört tekerlekli bir araba idi. Atlar ile dört yıldız arasındaki küçük yıldız da, araba oku oluyordu. Kırgız Türkleri bu küçük yıldıza “Urgan Yıldızı” derlerdi. Araba ve atlar, Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönüp dururlardı.

İşte bütün bu yıldızlar peş peşe kutup yıldızına zincirlerle bağlı, etrafında dönüyorlardı ve kıyamet bu zincirlerin koptuğu gün olacaktı, çünkü göğün düzeni alt üst olacaktı. Kutup Yıldızı’na Demirkazık denmesi, Yakut Türklerine ait bir hikâyeden gelir. Dünyanın ortasından, Kutup Yıldızı’na kadar uzanan, bir demir ağaç vardı. Yer ve gök yaratılırken, bu ağacın tohumu da atılmış, yer ile gök geliştikçe bu ağaç da ikisini birleştirmişti. Sibirya’nın tundralarında yaşayan Yakut Türkleri, bunu demir ağaç olarak düşünmüşlerdi. “Yer ile gök yaratıldığı ve yavaş yavaş büyümeye başladığı zaman, bir demir ağaç da yeşermeye başlamış. Büyüyerek yer ile gök arasında yükselmiş.” Demir dağ motifi Ergenekon efsanesinde de geçer.

Yakut Türklerinin bir kesimi de şöyle düşünüyordu. Tanrı insanları gökyüzündeki kötülüklerden korumak için bir çadır gerip, direkle tutturmuş. Yıldızlar bu çadırın deliklerinden giren ışıklar imişler. Bu delik Kutup Yıldızı imiş. Şamanlar, kartala binerek bu delikten göğe geçerlermiş. Bu anlayış Baykal Gölü kıyılarındaki Buryatlarda da görülür.

Kutup Yıldızı Göğün Kapısı

Kutup Yıldızı’na “Orta Kapı” ya da “Tanrıyolu” diyenler de vardır. Göğe çıkan şamanlar, bu kapıya kadar çıkarlar ve daha ötesine gitmezlerdi. Bazı Altay Türk destanlarına göre, bu geçit bazı şamanlar tarafından geçilmişti. Kutup Yıldızı göğün 5. katında idi. 6. katında ay, 7. katında güneş vardı. Tanrı ise 9. katta bulunuyordu. Kuzeydeki Geri Buryat inanışlarına göre, göğün kapısı her zaman açık değildi. Açıldığı zaman gökten yıldızlar ile meteorlar akardı.

Oğuz destanında Kutup Yıldızı, parlaklık ve güzellik sembolü olarak geçer: “Oğuz Kağan bir yerde tanrıya dua ediyormuş. Birden bire bir karanlık basmış ve gökten parlak bir ışık düşmüş. Işığın içinde, güzel bir kız oturuyormuş. Başındaki tacı Demirkazığı andırıyormuş…”

Kutup Yıldızı, gece gökyüzündeki hareketi takip etmek ve gökyüzünü tanımak için bir referans noktasıdır. Yön bulmak ve bulunduğumuz yerin enlemini tahmin etmek için de kullanılır.

Kaynak Link:
https://www.bilgidemeti.com/kutup-yildizi-demirkazik/

Tamamını Oku

Genel Kültür

Cumhurbaşkanlığı Forsundaki 16 Yıldızın Anlamı

Cumhurbaşkanlığı Forsundaki 16 Yıldızın Anlamı

Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız, tarihteki 16 büyük Türk imparatorluğunu, ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeler. Tarih boyunca Türkler var olmuş ve büyük olaylara imzalarını atmışlardır. “Türk kadar kuvvetli” sözü Avrupa’da yüzyıllarca söylenmiştir. Öte yandan Türkler yönettikleri halka adaletli davranmış, tüm yönetimindeki milletlerin haklarını gözetmiştir.

Türklerin kurduğu devletlerin isimleri şöyledir:

Büyük Hun İmparatorluğu
Batı Hun İmparatorluğu
Avrupa Hun İmparatorluğu
Ak Hun İmparatorluğu
Göktürk İmparatorluğu
Avar İmparatorluğu
Hazar İmparatorluğu
Uygur Devleti
Karahanlılar
Gazneliler
Büyük Selçuk İmparatorluğu
Harzemşahlar
Altınordu Devleti
Büyük Timur İmparatorluğu
Babür İmparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu

Tarihte hep olan Türkler sonsuza kadar da olacaktır. Türklerin kurdukları devletler bugünümüze ışık tutacak, varlığımızı sürdürmekte öncü olacaklar.

Tamamını Oku

Genel Kültür

İbn Battûta (1304-1369) ve Rıhletü İbn Battûta

İbn Battûta Kimdir?

Tam adı, Tam ismi Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin İbrahim Levâtî Tancî’dir. Rıhletü İbn Battûta diye bilinen seyahatnamenin sahibidir ve Ortaçağın en büyük seyyahı olarak kabul edilir.  İbn Battûta, 25 Şubat 1304’te Fas’ın Tanca şehrinde doğmuş,  Fas’ın üçüncü büyük kenti olan Tanca şehrinde 1369 yılında ölmüştür.

İbn Battûta, Levâte kabilesinden olup Berka’dan Tanca’ya göçmüşlerdir. Seyahatnamesi sayesinde dünya tarihinin en çok tanınan gezginlerinden biri olmuştur. Dînî ilimler açısından biraz ilerlemiş ama herhangi bir alanda derinleşmemiş olarak başlar seyahatlerine. Yıllar sonra yurduna döndüğünde, gittiği uzak ülkelerden, gördüğü garip olaylardan bahsedince sözleri alayla karşılanmış ve pek çok şeyi uydurduğu sanılmıştır.

Marko Polo’dan çok daha geniş bir alanı gezmiş ve üç kıtada en önemli kültür merkezlerine ulaşmıştır. İbn Battûta, gezdiği birçok ülkede sosyal hayata karışmış, evlilikler yapmış ve anılarını hiçbir kuşkuya yer bırakmadan güvenilir birine yazdırmıştır. Ayrıntıları ihmal etmemiş ve eserinde insan ögesine büyük yer vermiştir. Eserinde devlet adamlarından Sufîlere, uluslararası ticaret yapan Türk asıllı tacirlerden hukuk bilginlerine dek binlerce farklı kişiden bahsetmiştir. Kişilerin o dönemin tarih ve biyografi kitaplarında yer alması insanı hayrete düşürmektedir. Çeşitli milletlerin giyimi kuşamı, âdetleri ve inançları konusunda detaylara inmesi bir antropolog ve etnolog gibi görülmesine yol açmıştır. İbn Battûta, gezdiği ülkelerin coğrafyası ve ekonomisi hakkında da ayrıntılı bilgiler verir. Fakat dönemin coğrafya ekolü olmadığı için mesafeleri dakik bir şekilde belirtmemiş, sadece kaç gün tuttuğunu anlatmıştır.

Seyyah tarafından Tuhfetü’n-Nuzzârbfî Garâibi’l-Emsâr ve Acâibi’l-Esfâr diye adlandırılan ve literatürde Rıhle ismiyle bilinen eser, seyyahın kısa aralıklarla 28 yıl süren gezilerini kâtip İbn Cüzeyy Kelbi’nin hazırladığı bir kitaptır. Seyahatnamede sosyal hayat, âdetler, inançlar ve törelere dair çok zengin bir anlatım vardır. Yemek tariflerinden bayram ve matem giysilerine, siyasî terimlere dair her konuda bilgi verilmiştir. Hindistan ile ilgilli kısımda ölü yakma merasimine yer verilmiş, İran’ın Firuzan şehrinde cenaze merasiminin düğün havasında olduğunu belirtmiştir. Mudurnu yöresinde mezarların üstüne tahta çatılar konduğunu, Sinop’ta cenaze kaldıranların başlarını açtıklarını ve giysilerini ters çevirdiklerini anlatmıştır.

Çin Kağanlarının cenazesinde hizmetçi ve cariyelerinin diri diri gömüldüğünü, Maldiv adalarında katil bulunup öldürülmeden maktulün cenazesinin kaldırılmadığını yazar. İbn Battûta sosyal statü ile ilgili sembollerden de bahseder. Çin’de tacirler kazandıkları altını özel boyutlarda eriterek evlerinin kapısına asmakta; beş kalıp altına erişen tacir parmağına tek yüzük geçirirmiş. On kalıp altına erişen ise iki yüzük takarmış. Maldiv kadınlarının giyim kuşamı ayrıntılı anlatılmış. Onu en çok şaşırtan da Türk kadınının statüsü olmuş. Anadolu’da kadınlar akıncılar gibi at koşturmakta, Pazarlardaki ticari etkinliklerde ön planda olurlarmış. İç Batı Afrika’da Müslüman zencilerin ve bazı Berberî kabilelerin anaerkil düzeninden bahseder. Soy bağı ve miras işlerinde anne ve annenin ailesinin belirleyici olduğundan, erkeklerin soy bağlarının analarına ve dayılarına dayandırdıklarını anlatır. Kırım’dan Konya’ya, Alanya’dan Sivas’a uzanan siyasî ve ticarî etkinliklere dair ayrıntılı bilgiler verilmiş. Ahilik ona göre Mısır’daki Fütüvvet sistemine benzer. Çin’de kullanılan kâğıt paraların yıpranması ve yırtılması durumunda günümüzün merkez bankasına benzeyen büyük bir darphaneye getirilerek değiştirildiğini anlatır.

İbn Battuta’nın 1325-1332 seyahatleri (Kuzey Afrika, Irak, İran, Arap Yarımadası, Somali, Doğu Afrika)

Maldivlilerin ve Koko’daki Afrikalıların değiş tokuş aracı “veda” (el-wada9 denilen deniz kabuklarıymış.  Büyük memurlara maaş olarak pirinçle ödeme yapılırmış. Seyyah gezdiği ülkelerdeki dinar ve dirhemleri, Mağrip ve Mısır parasıyla karşılaştırır. Böylece ülkelerin para birimlerinin alım gücü mukayese edilebilir. İbn Battûta’nın seyahatnamesinde Çin’le ilgili bölümlerin yakıştırma olduğu, Pasifik denizindeki seyahatin bir kısmı; Tavalisi ülkesi ve Berehnekâr cemaati hayalî sayılmış. Efsanevî kuş Rohn’dan bahsetmesiyle seyyahın Sinbad masallarından fazla etkilendiği ileri sürülmüş. Ama zamanla çevirmenler bu kısımların çoğunu belgeleyip onaylamışlar. Seyyahın tüm gezileri hesap edildiğinde karşımıza 73.000 mil gibi dudak uçuklatan bir mesafe çıkar.

İbn Cüzeyy Kelbi, gezginin anılarını yazma işini Ocak 1355’te tamamlamıştır.  Eseri yazıldığı andan itibaren ilgi görmüştür. Bugüne kadar kısmen veya tam metin olarak Fransızca, İngilizce, Almanca, Portekizce ve Urdu diline çevrilmiştir. Eserin Türkçe tercümelerine gelince, seyahatnamenin ilk kısaltılmış tercümesi 1873 yılında Süleyman Efendi matbaasında basılmıştır. Tam tercümesi ise Paris baskısı esas alınarak Osmanlı sultanlarından Beşinci Mehmet Reşat Han’ın katiplerinden Muhammet Şerif Paşa tarafından 1907 senesinde Türkçeye çevrilerek iki cilt halinde basılmıştır.

Kaynaklar
https://www.bilgidemeti.com/ibn-battuta-1304-1369-ve-rihletu-ibn-battuta/
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0bn_Battuta

Tamamını Oku

Öne Çıkanlar